Sitene Gif Resimleri
   
  EHL-I SUNNET PINARI
  Ana Sayfa
 

"BU YASTA DİN YASANIR MI?..

 Hareketli Şelale

BU YAŞTA DİN YAŞANIR MI?.. "BU YAŞTA NAMAZ KILMAYA NE GEREK VAR?"... "ÖNCE HAYATINI YAŞA. YAŞLANDIĞINDA TEVBE EDER, KÖŞENE ÇEKİLİP İBADET EDERSİN"‏

Adeta şeytanın ağzından söylenen bu sözler, toplumda dinin bir "yaşlılar dini" gibi görülmesinden kaynaklanır. Yaygın olan çarpık anlayışa göre dini, yalnızca yaşlılar, belli günlerde mevlût okuyan hocalar, köşesinde oturup Yasin Suresi'ni okuyan, tesbih çeken nine ve dedeler yaşar. Gençler öncelikle dünya zevklerinden yararlanmalıdırlar; ileride isterlerse ibadetlerini yapabilirler.

Bu umursuz ve kayıtsız psikolojiye sahip kişilerin inancına göre din, ölüme yaklaştıkları dönemde ya da zorluk ve sıkıntı zamanlarında bir rahatlama vasıtasıdır. Sıkıntılı oldukları dönemlerde, bir beklentileri olduğunda ya da önemli bir olay öncesi- örneğin bir sınav- Allah'a dua eder, evlerinde Kur'an okutturur ya da kendileri belli sureleri okur vicdanlarını rahatlatırlar.

Buradaki sorun, din konusundaki bilgilerin Kur'an'dan değil, atadan, dededen, eş dosttan ya da komşudan edinilmesindedir. Kur'an yalnızca yaşlıları değil, iyi ve kötüyü ayırt edebildiği, aklı olgunlaştığı ve şuuru açıldığı yaştan itibaren her insanı muhatap alır. Ve her insan ölene kadar Kur'an'dan sorumludur.

İbadete yönelme vakti gençliktir. Yaşılıkta acz vardır. Yaşlılık hastalıklar, bedensel zayıflıklar yüzünden birçok ibadetin yerine getirilemediği, hatta sorumlulukların aza ineceği bir dönemdir. Gençlik ise Allah'ın bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. İnsanın, fiziksel ve zihinsel açılardan en verimli olduğu bu dönemi, Allah'ı unutarak, O'ndan uzak geçirmesi ne büyük gaflettir. Kur'an ahlakını hem yaşamak hem de yaşatmak için çaba göstermek güçlü ve sağlıklı insanların yapabileceği ibadetlerdir. Yaşlı bir insan bunların ne kadarını yapabilir?

Dinin zor olduğu düşüncesi de insanları dini yaşamaktan alıkoyar. Oysa bu bir yanılgıdır; Allah Kur'an'da dini kolaylaştırdığını haber verir. Kaldı ki dini zorlık çekeceği endişesiyle yaşamaktan kaçınan bir genç üniversite sınavını kazanmak için ne çok zorluklar çeker. Yıllarca bu sınava hazırlanır; uğraş verir.

"Dini ilerde yaşarım" diyerek gençken din ahlakından uzak bir yaşam süren kişinin aslında bir dakika sonra ölmeyeceğine dair hiçbir garantisi de yoktur.

Kur'an, pek çok ayette genç yaşta peygamberlik ve elçilik görevi verdiği kutlu insanların, onlarla birlikte olan iman sahibi gençlerin kıssalarını aktarır ve hepsinden övgüyle söz eder. Genç ve sağlıklıyken Allah'ın çağrısına icabet etmeyenler, ahirette isteseler de buna güç yetiremeyeceklerdir.

"Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi. (Kalem Suresi, 42-43)

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR '' 

Hz.MUHAMMED
(SALLALLAHİ ALEYHİ VESELLEM)


 
Kitap tanıtımı
 
 
Kendinize böyle soru sordunuz mu hiç? 
Ne ile meşgulsünüz? Hayır kapılarını açmakla mı, şer kapılarını zorlamakla mı? 
'Bu soru da nereden geldi?' diyebilirsiniz. Hemen arz edeyim nereden geldiğini. Okuduğum Tenbihül'gafilin kitabında bir hadisin izahı yapılırken böyle bir soru sorulmakta ve şöyle de bir tasnif yapılmaktadır: 
İnsanlar iki sınıftırlar: Ya hayır kapılarını aralayanlardan olurlar ya da şer kapılarını zorlayanlardan... Müjdeler olsun o kimseye ki, hayır kapılarını aralayanlardan olur, yahut da onların arasında bulunur, onlara yardım edip destek verir. 
Eyvahlar olsun o kimseye ki, şer kapılarını zorlayanlardan olur ya da onların içinde bulunur, onlara yardım edip destek verir! 
İşte bunun için soruyorum ben de size bu soruyu: 
- Hayır kapılarını açanlardan mısınız, onlara yardım edip destek mi veriyorsunuz? Yoksa şer kapılarını açanlardan, yahut da onlara yardım edip destek olanlardan mısınız? 
Birine hadiste, müjdeler olsun denilirken, ötekine eyvahlar olsun diye acınmakta, ikaz edilmektedir. Denilebilir ki: 
Ne bileceğiz hayır kapılarını açanların arasında mıyız, yoksa şer kapılarını zorlayanların içinde mi? 
Bunu anlamak kolay. Meşgul olduğunuz işe bakın, yakınlık duyup ilgi gösterdiğiniz insanlara nazar edin. İşte o zaman anlarsınız kimlere yardım edip destek verdiğinizi. Müjdeler olsun denilecek bir faydalı hizmetin ucundan bucağından mı tutuyorsunuz, yoksa eyvahlar olsun dedirtecek bir ilgisizlik ve bilgisizlik içinde mi tüketiyorsunuz günlerinizi, hayatınızı?.. 
*** 
Kendi kendinize yapacağınız bu nefs muhasebesini basite alıp da dudak büküp geçemezsiniz. Ciddiye almalı, üzerinde durmalı, hayatınızı şöyle bir gözden geçirmelisiniz. Zira hayatınızın değeri, günlerinizin kıymeti, meşgul olduğunuz işle anlaşılır. Hayırla meşgulseniz hayatınız değerini buluyor, hedefine varıyor demektir. Hayırla ilginiz yoksa, meşgul olmuyor, hizmete değer vermiyorsanız hayatınızı ne ile değerlendiriyor, ne ile hedefine vardığını kabul ediyorsunuz, bunun da izahını yapacaksınız! Kalbinizi, gönlünüzü, vicdanınızı susturamazsınız. İçinizdeki müftü sizi ikaz eder: 
- Hayatın boşuna gidiyor, hedefini bulmuyor, bir hayırlı işin ucundan bucağından tutmuyor, Hakk'a yarar bir işin sahibi olmuyorsun! Sadece nefsini düşünüyor, yalnızca kendin için yaşıyorsun. ALLAH için, ALLAH'ın kullarına bir hizmetin yoktur. Yarın mahşerde ne cevap vereceksin? Evet kalbindeki bu ikazcıyı günahlarla boğup da sesini çıkaramaz hale getirmeyen her insanın içinden böyle sesler gelir, gönlünü dinleyen her insan da bu sesleri kalb kulağıyla dinler ve nefs muhasebesi yapar... 
Şimdi bir nefs muhasebesi yapmak zamanıdır belki de. 
Ne dersiniz, ne halde, ne durumdasınız? 
Hayatınızı hayırlı hizmetlerle değerlendiriyor musunuz? Yoksa sizin işiniz gücünüz mü var? Böyle angaryalarla başkaları mı meşgul olsun. Siz de hep geriden seyirci mi kalasınız? Size düşen bu mudur? 
Bir dinleyin lütfen, kalbinizden gelen ses ne diyor? 





İNTERNET RADYOSU

 

Bağlantınız kesilirse, 
buraya tıklayarak bağlantınızı yenileyiniz.

Aşağıdaki kodu sitenize ekleyerek, radyomuzu sitenizde yayınlayabilirsiniz.
 
 

 
 
 
 

 Gusül-Hayz-Abdest-Namaz
 Oruç ve Ramazan
 Zekat, uşur ve sadaka
 Hac rehberi
 Kurban ve adak
 Alış veriş bilgileri
 Helal ve haramlar
 Müzik ve teganni
 Büyü ve batıl inançlar
 İbni Sebecilik
 Vehhabilik
 Ahlak bilgileri
 Evlilik ve aile bilgileri
 Tesettür ve setr-i avret
 Peygamberler ve âlimler
 Dini şiirler ve ilahi sözleri
 Menkıbe ve hikmetli sözler
 Duanın önemi-Çeşitli dualar
 Mübarek gün ve geceler
 İdarecilik bilgileri
 Osmanlı hakkında
 Merak edilen konular

 
 
 
 

Hayır da şer de Allah’tan gelir..

Mü’min, hayrın da şerrin de Allahü Teala’dan imtihan için gönderildiğini bilen insandır. O, dünyevi hırslara kapılarak asla gelecek kaygısına düşmez. Allah’ın kendisine daha güzelini, daha hayırlısını hem dünyada hem de ahirette vereceğini umar. Rabb’ini ne nimette, ne de külfette asla itham etmez. O, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş!” diyebilen geniş gönüllü insanların iklimine dahildir. Onun, bu gibi olaylarda Allah’a karşı teslimiyeti daha da artar, her durumda Allah’a şükretmenin huzur ve mutluluğunu yaşar. Allah’ın kendilerini denediğinin bilinciyle Allah’tan daha hayırlısını umarlar. İman eden bir kimse, her şeyini dahi yitirmiş olsa, yine de en ufak bir ümitsizliğe kapılmadan, sabırla, şevkle her şeye en baştan başlayabilir. Sahip olduğu bu şevk, imanından, Allah’a karşı duyduğu sevgi ve güvenden, Kur’an ahlakını benimsemiş olmasından ve dünya hayatının geçiciliğini kesin olarak kavramış olmasından kaynaklanır.
 
Ümitsizliğe kapılmak Allah’ın beğenmediği bir davranıştır ve Kuran’da inkarcıların bir özelliği olarak tarif edilmektedir. Çünkü, Allah’ın yardımından, rahmetinden, bağışlayıcılığından ümit kesmek çok çirkin bir tavırdır ve Kur’an’da yasaklanmıştır. İman eden insan imanından kaynaklanan ümitvâr ruh haliyle huzurlu ve mutlu bir hayat sürer. Kendini Allah’a teslim etmeyenler ise daima ümitsizlik, endişe ve tasa içindedirler. Bundan dolayı iç karartıcı, mutsuz, sıkıntılı bir hayat sürerler. 

 
Ümitvar olmak mü’mine farzdır! 
“Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” (Yusuf Sûresi, 87) ayeti, ümitvâr olmanın bir mü’min için ne kadar önemli olduğunu anlatır bize. Ümitsizlik, boşvermişlik ve isyan duyguları Allah’ın beğenmediği ve kınadığı bir ahlaki tavırdır.

 
Mü’min, her hâl ve şartta ümitvârdır 
Ümitvâr olmak mü’minin en önemli vasfıdır. Rabb’imiz, “Lâ taknetû min rahmetillahi” buyuruyor. Rahmet, ahiretteki af ve mağfireti kapsadığı gibi, dünya sıkıntılarından kurtuluşu da ifade etmektedir. Kişi, imanı ölçüsünde Allah’tan umut eder, her olayın yalnızca Allah’ın dilemesi ile gerçekleştiğini bildiği için hiçbir konuda üzüntüye, ye’se ve ümitsizliğe düşmez. Allah’ın müminlerin dualarına cevap verdiğini bildiği için, en kötü görünen bir olayın bile sonunda mutlaka hayra dönüşeceğinden şüphe duymaz. Her şey Allah’ın “ol” demesiyle yaratılır. Hiçbir şey başıboş ve kendi haline bırakılmış değildir. Her şey Allah’ın belirlediği bir kader üzere yaratılır. Bunun bilincinde olan bir mü’min, en olumsuz şartlarda, en sıkıntılı gibi görünen durumlarda bile Allah’ın rahmetinden ve yardımından ümidini kesmez. Zorluklara sabreden, Allah’tan umudunu kesmeyen ve hiçbir şartta Allah’ın hükümlerinden taviz vermeyen insanlar hem dünyada hem de ahirette müjdelenmişlerdir. 

 

 

 

 


 



İNFAK ARINMAKTIR...

İNFAK ARINMAKTIR...
 İnfak, Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılan harcamadır ve Kur’an-ı Kerim’de çok söz edilen önemli bir ibadettir. Müminler infak ederek her türlü manevi kirden arınırlar. Rabb'imizin buyruğuna uygun olarak ve yalnızca O’nun rızasını kazanmayı hedefleyerek, ihtiyacından artakalan sevdiği şeylerden vermek, gerçek anlamda infak etmektir. Mümin için dünyevi hiçbir şey, Allah’ı hoşnut etmekten daha önemli değildir.

Mülkün asıl sonsuz sahibi olan ve rızık veren yalnızca Allah’tır. Kur’an’da birçok ayette bu bilgi verilmektedir:Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır. (Hud Suresi, 6)

Birçok insan yalnızca kendi çalışması karşılığında para kazandığını, evine götürdüğü rızkı da sadece kendi gayretiyle elde ettiğini düşünür. Oysa “Ve orda sizler için ve kendisine rızık vericiler olmadığınız kimseler (varlıklar ve canlılar) için geçimlikler kıldık.” (Hicr Suresi, 20) ayetinde çok açıktır ki; rızık verici olan ve geçimlikler kılan Rabb'imizdir; insan niyet ederek, çaba göstererek sebep kılınmaktadır. Ve “kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” (Bakara Suresi, 3) ayetiyle de bildirildiği gibi mümin yine O’na ait olan şeyden infak etmektedir.

Yüce Allah, bu konuda da en güzel, en adaletli çözümleri Kur’an’da haber vermiştir. Bu soruna bir çözüm olarak insanlara ‘toplumsal yardımlaşma’ yani düşkünlere ve yoksullara yardımı emretmiştir.


“(Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Bakara Suresi, 273)

Bazı kimseler de, kendi yanlış infak anlayışlarına göre mallarından çok azını ihtiyaç sahiplerine verirler ve bu önemli ibadeti yerine getirmiş olmanın rahatlığını yaşarlar. Oysa yaptıkları yalnızca vicdanlarını rahatlatmaktır. Kur’an'da bildirilen infak kavramı tamamen farklıdır. Kur’an'da "... Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "İhtiyaçtan artakalanı." Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz." (Bakara Suresi, 219) ayetindeki ‘ihtiyaçtan artakalan’, infak etmedeki ölçüdür.

Gelecek korkusuyla, Allah'ın verdiği malı yine O’nun yolunda harcamayan ve yığıp biriktiren kimselerin, "...Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele. Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) "İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın" (denilecek)." (Tevbe Suresi, 34–35) ayetiyle ahirette hepsini ‘tadacakları’ haber verilir.

İnsan nefsi kıskançlık, bencillik gibi çeşitli kötü ahlak özelliklerine eğilimli bir yapıda yaratılmıştır. Nefsini eğitmeyen kişi, bu bencilce duygular nedeniyle her zaman, herkesten çok kendisini düşünür, her şeyin en iyisini, en güzelini kendisi için ister. Bu duygular kişinin tüm ahlâkına hakim olabilir. Kullarına karşı iyiliği çok olan Rabbimiz, inanan kulunun imanını güçlendirmek ve nefsinin bu zayıflıklarından kurtulabilmesi için özveride bulunarak sevdiği şeylerden vazgeçmesini ister.Yüce Allah, "Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz..." (Al-i İmran Suresi, 92) ayetiyle önemli bir gerçeği haber verir. İnsanları gerçek anlamda iyiliğe ulaştıracak olan güzel ahlak özelliklerinden biri ‘özveri’dir. Özverili insan sahip olduğu, sevdiği, değer verdiği şeylerden hiç düşünmeden, seve seve vazgeçer. İnandığı değerler ya da sevdiği insanlar uğruna gerektiği zaman her türlü zorluğu göze alır, bu konuda elinden gelenin en fazlasını yapabilecek şevk ve azme sahiptir.

İnanan insan infak ederken niyetinde samimi olmalı, Allah’ın hoşnutluğu dışında bir amaç gözetmemelidir. Toplumda kendisi hakkında, "ne iyi insan” ya da "ne çok yardımda bulunuyor" denmesi için yardımlarda bulunmamalıdır. Allah’ın hoşnutluğu dışındaki başka bir beklenti, kişinin sonsuz ahiret yaşamını tehlikeye atabilir.






 

 

 Kim Allah için olursa


 


 KİTAPLARA İMAN






 

 

Peygamberlerin hayatları


Ölüm, çoğumuzun korkusu olan bir gerçektir.

Ölüm, çoğumuzun korkusu olan bir gerçektir. Mü’min kullar için vuslat, Cennet ni’metlerine ve Cemâl-i ilâhiyeye kavuşma anıdır. Ölüm nedense hep bizlere soğuk gelir, halbuki ebedî bir yolculuk, dosta kavuşma olduğunu unutuyoruz. Peki ölümden neden korkarız, neden bu acı gerçeğe hazırlanmaz, ibret almayız.

”Ey nefis!
Şu cenaze farzet ki sensin. Bütün sevdiklerini, malını, mülkünü, evini, barkını bırakmış gidiyorsun. Zira, bu tabut denilen şey öyle bir binektir ki, ona herkes binse gerektir. Önünde sonunda sen de bu bineğe bineceksin. Her gelecek yakindir. Biriktirdiğin bu mallar, bu mülkler hepsi ortaya dökülüp kalacaktır. Öyle ise gel ölmeden âhiret tedarikinde ve hazırlığında olalım.

Bu fâni şeye gönül vermeyelim. Bak, bu cenazeyi görüyorsun ya; evinden, barkından,oğlundan, kızından, kavminden nasıl yüz çevirmiş?

Bütün malını arkada bırakmış da, yanına bir yudum su ve bir öğünlük ekemek bile almamış. Baş açık, yalın ayak, çırıl-çıplak olmuş, hepsini bırakmış gidiyor. Kimse bilmez ki hali nice olacaktır? Bir gün, sen de bunun gibi olacaksın, şimdiden buna hazır ve hazırlı ol”dersin…

Mezarlığa varınca, kabirlerde yatanları gözünün önüne getirmek ve onların hallerini düşünmek lâzım. Gelen-geçen üzerlerine basar, ayakalrı altında kalmışlar, o nazik tenleri çürümüş, o güzel ağızlar çenelerinden ayrılmış, o yakışıklı başlar gövdelerinden kopmuş, o elâ gözleri yılanlar, çıyanlar yemiş. Gece gündüz Kur’ân-ı Kerim okuyan, zikreden o bülbül diller, kim bilir hangi böceklere yem olmuş, kemikleri birbirinden ayrılmış, öyle yatıyorlar. İşte mezarlığa gidince bütün bunları göz önüne getirmek gerekiyor.

Ölümü sık sık anmak, bir çok saadetlere sebebdir. Evvelâ, ölümü sık sık ananlar, dünyadan iğrenir ve tiksinirler. Sonra, dünyayı kendilerine uzak sanır ve gönül vermezler. Öleceklerini, o sıranın bir gün kendilerine geleceğini tefekkür edip, sık sık tövbe ve istiğfar ederler..

Ölüm, zannedildiği kadar kolay bir iş değildir. Ölüm, öyle bir şeydir ki, mâ’murları harap eder, cemaatleri dağıtır, lezzetleri giderir, gözlerden yaşlar akıtır, yürekleri yakar, başları açık ve bedenleri çırıl-çıplak bırakır, anaları babaları, kardeşleri, evlâdları ve bütün sevenleri yakalarını yırtarak gözyaşları arasında halkın ortasında götürür.

Ölüm, öyle bir şeydir ki, o zarif ve nefis kumaşlardan dikilmiş elbiseler soyulur, çıkarılır, meşâyihane kisveler burada bırakılır.

Abdullah İbn-i As diye bir Allah dostu vardı. Bu zat diyor ki, benim babam:
-Acaba, ölenler ölümü nasıl vasfederler? Derdi. Biz de:
-Deli olurlar, onun için vasfedemezler, cevabını verirdik. Nihayet, ölüm geldi babama erişti. Babam:
- Ey oğul! Vallahi, bu ölüm dedikleri çok büyükbir şeymiş ve gerçekten dille vasfolunması mümkin değilmiş. Ama, ben sana şimdiki halimden biraz anlatayım, bildiğim kadarını söyleyeyim. Şimdi, benim halim şuna benzer. Bağrımın üzerine koca koca dağlar koydular, Canım, iğne deliğinden çekilir gibi çekiliyor. Sanki, yer ile gök birbirlerine sıkışmış da ben aralarında kalmışa döndüm. Dille söylemsi kolaydır ama, başa gelince anlaşılıyor ki, pek yaman ve pek zor meseledir. Allah dostları buyurmuşlardır ki; Üç şeyi dille vasfetmek mümkin değildir: ÖLÜM-CENNET-CEHENNEM..
Evet bizden evvel bu cihana gelip-gidenlerin halleri, nasihat olarak bizlere yeter.
Niceler benim dedi ve gitti
Birisi kılmadı sözün ispat,
Toprak içinde zerre zerre yatır,
Muntazırlar ne vakit ola Arasat..
İbret almayan gözde, hikmette yoktur. En büyük ibret ise ölümdür. Bakınız bir beyte ne güzel ifade edilmiş Ümmet-i Muhammed:
Çirkinleşmez bedeni, dünyada bu ümmetin;
Gönül çirkinleşmesin, varsa akl-u himmetin..

Yukarıda belirttiğimiz gibi mü’min için ölüm bir vuslattır, Hak Teâlâ’nın muhabbetiyle dolmuş Allah dostları için bir geçişdir ebediyete. Onlar ölümden korkmaz, daima hazırlıklı olurlar. Canlarını melekler eşliğinde, makam ve mevkilerini görerek verirler. Onlar zaten dünyada ölmeden ölümü tatmışlar, ölmeden önce ölmüşlerdir. Kanaat-sabır kuşağını kuaşnmışlar ve dünyanın bütün lezzetlerinden el çekmişlerdir. Onlar fakir ve sabırlıdırlar. Ömürlerini zayi eylemeyip, sermayelerini âhirete yatırım yapmışlardır. Ne mutlu o mü’min ve mü’minelere, gayeleri Rabbilerini memnun etmek, O’nun rızâsını kazanmaktır. Hayatın gerçeği olan ölüm..

Rabbim celle şânuhû hidâyet ve istikametinde daim eyleyip, son nefesimiz dahil olmak üzere imandan, Kur’ân’dan ve Salih amellerden ayırmasın.!

Amin insaAllah….
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

 


rum yaz! | 

Gelin,Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım.

Hak Rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları.
Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği anın çiçekleşmesi üzerinde jaledir gözyaşları.
Cennet hurilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında toprak kadar aşağı ve değersiz kalır…
Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran gönül tasını yakan; kalpten sefil arzuları sıyırıp atan, ulvi hislerin çepeçevre ruhu sardığı anın şahadet kanıdır gözyaşları.
Bulut bulut yükselip, Hak rahmetinin eteklerine dudak gezdiren, bu fani âlemin bekaya mazhar pırlantalarıdır gözyaşları.
Bu tuzak ülkesinde böylesine pervaz edişlerle arşiyeler yapıp, nazlı nazlı lâhut âleminin kapısını çalmak başka hangi faniye müyesser olmuştur?
Eserinde esrarını izlemek; buldukça aramaya istek kazanmak ve Yunus diliyle “Deryada mahi ile sahranda ahu ile” O’nu yâd etmek, inlemek.
Her yerde onun haberini sormak ve sonra çözülen her düğüm karşısında buzlar gibi erimek. Sel olup çağlamak başını taştan taşa vurup ağlamak.
Tıpkı Yunus gibi, Celaleddin-i Rumi gibi. Devrin “Büyük dertlisi” gibi yanmak, yakılmak… Hangi saadet bundan daha tatlı, hangi haz bundan daha içten olabilir? Annenin ağlaması içten içedir; riyasız ve arîdir; bir iniltisinde binlerce ney feryadı gizlidir.
Yavru da ağlar… Hem de dünyaya gelir gelmez. İyi güne ereceğine, saadet göreceğine. Yahut başına geleceklere, ihmal edilişine. Ataların günahına ya çevrenin körlüğüne.
Ak alınlı, ak duvaklı geline, ananın en kıymetli hediyesi ayrılık gözyaşlarıdır. İnce gelin, hayatın sonuna kadar o saflardan saf, inci danesi gözyaşlarını unutamaz. Onları unuttuğu gün anayı, atayı da unutur.
Bir düşünün Gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa, nice olur halimiz? Ya o da denizler gibi cimri olsaydı; güneş vurmadan incelmese buharlaşmasa ve yukarı uçmasaydı. Ya bulut öyle mi? Yaz demez, kış demez, bahar demez, güz demez daima ağlar.
Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına... Onu, bu memleketin taşına, toprağına, evine, mabedine sormalı. Sormalı şu dağlara, taşlara ve üzerinde uçuşan kuşlara. Ve bütün maziye sormalı. Bağrına kaç damla gözyaşı düştüğünü. Sonra mabetlerdeki sütunlara, geniş kubbelere ve çevredeki cidarlara... Ne zamandan beri hıçkırığa hasret olduklarını. Seccadelere de sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını. Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönüle yâd kalınan ikinci bir devir gösterilebilir mi?
 
Şimdi sizler ey bütün bir tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar, gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hallerine gülenler! Gelin şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım. Cehaletimize ağlayalım. Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım. Kusurdan bir heykel haline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım. Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevc fevc geçecek olan mazinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım. Daldan kopan bir meyve gibi yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüda kalışımıza ağlayalım.
Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım ve çok yükseklerde öyle bir “AH’ edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete getirsin. Sonra ateşimizi söndürecek 0 damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi yangınımızı söndürsün. Km ve nefret ateşini. Bütün dünya ve ukba ateşini.
Allah’ım, Senden diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat, merhamet etmen için. Senden uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat. Gönlün şak-şak oluşuna, ağyar ateşine yanışına. Öyle ağlat ki, sineler kebap olsun; ondan bir bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin.
Beni de ağlat, gece kadar karanlık ruhuma şefkat et de ağlat. Ağlamalarıma dahi ağlamam lazım geldiği için ağlat. Bükülmüş şu kaddime, solgun ve ölgün rengime, burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat. Şu en sakin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara gönlümle değil, senden başkasına secde etmeyen başımla sana dönüyor, titreyen dudaklarımla ağlatmanı diliyorum.
Heyhat ki “Merhamet, Merhamet” diyeceğim an, bir hail gibi günahlarım karşıma dikiliyor ve içimde yığın yığın burkuntu meydana getiriyor. Allah’ım! Benim uzaklığım itibariyle değil, senin yakınlığın hürmetine kalbime rikkat ver ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyetten geçeyim ta “Bu delidir” desinler.
“Gidip boynumda zincir ile ol Ravza-ı Pak’a o denli ağlayan ben ki, görenler hep beni divane sansın” Ola ki, düşen damlalardan bir tanesi aşkına düşmüş olur; işte o, benim için ummanlara bedeldir. Şehit kanı kadar aziz gözyaşları içinde nefesimi keserken varlık sırrını bana duyur. Şu kararsız gönlümü doyur. Hicabımdan yüzümü saklamaya çalışayım. Habibi’ne görünmek istemeyeyim. Pişdarım ve âli rehberimden kaçayım. Sonra bir âli divan kurulsun. Ben zülüfleri dağınık, hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yüzü karaların uğramadığı o divana çağrılayım “La tüahizna” kalkanıyla huzura varayım. Kirlerime göz yumup “Bu da bizdendi” desinler. Dilenciye bir mülk bağışlasınlar. Çöl yolcusunu sevindirip bir bulut ve bir meltemle imdadıma yetişsinler. Sevincimden orada yığılıp kalayım. Gözyaşlarım içinde boğulayım.
       

rum yaz! | 

Yunus’un“Yaratılanı sevelim,Yaratandan ötürü“deyişini bilirsiniz

 
İnsanların birbirine duyduğu sevgi ve samimiyet bir taraftan onları güzelleştirip olgunlaşirken,bir taraftan da toplumda nice güzel gelişmelerin anahtarı olur..
İnsani bağlar pekişir,toplumun çesitli kesimlerin arasında diyalog kapıların açılır…
Sevgi ve samimiyet öylesine güçlü bir barış ve huzur kaynağıdır ki,yaygın olduğu toplumlarda çoğu sıkıntılar kendiliğinden yok olur…
Sevgiyi bu kadar sihirli yapan şey ,onun kalbe inşirah denilen ferahlık ve iç huzurunu getirmesidir..
İnsanların birbirlerinden sevgisini ve saygısını esirgediği toplumlarda,insani meziyetler aramak boşunadır..
Çünkü,kardeşlik,yardımlaşma,başkasını kendine tercih etme gibi erdemlerin manevi mimarı ve anahtarı sevgidir…
O öyle bir anahtarıdır ki,nice iyilik ve güzelliklerin kapısını kolayca açar…
Yunus’un “ Yaratılanı sevelim,Yaratandan ötürü “deyişini bilirsiniz…
Bu söz kalbimize ,gönlümüze nakşolması gereken bir mana taşır..
İnsanların ve hatta bütün yaratılmışların ,Yüce Yaratıcı’nın hatırına sevmek,asla kaba ve yıkıcı olmamak,olgun mü’minler halidir…
Sevgi,mü’min için bir okyanus gibidir,oradan herkes nasibi kadarını alır…
Hüner,daha çok almaya,her an almaya,böylece sevgi hazinesini çoğaltmaya gayret etmektir..
Elbette bunu yapabilmek irade ve azim işidir..
Çapa ister..
Çünkü,varlıklara sevginin temeli muhabbetullah,yani Allah’a olan sevgidir..
Şüphesiz ,mü’minler bilgileri ve nasipleri nisbetinde Allah’ı severler..
İnsanların her vesileyle sevgiden söz ettiği,ama hiçbir devirde görülmediği kadar bundan mahrum kaldığı bu çağda,bizler sevgi tohumları saçmayı en önemli vazifelerimizden biri olarak görmek zorundayız…
O tohumlar büyüyüp serpildikçe,bir Nur halesi olarak hepimizi saracaktır..
Saadet Asrı’na ve o kutlu çağın sonraki devirlerdeki yansımalarına baktığımızda,göreceğimiz şey işte o muhabbet halesidir..
Hazret Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) ın ve O’nun varisi evliyaullahın rehberliğinde yürüyen herkeş,insanlara şefkat ve muhabbette yaklaşmayı alışkanlık haline getirmekle mükelleftir..
Önce bütün mü’minlere,sonra dünya görüşü ve toplumdaki yeri ne olursa olsun,bütün insanlara kalbindeki engin şefkat ve merhametten bir pay ulaştırmak zorundadır…
Biz dünyaya düşman kazanmak için değil,dost kazanmak ve kardeşliği pekiştirmek için geldik…
Bu hakikat herkeş tarafından açıkça bilinmeli ve gereği yapilmalıdır..

Sevgi ile kalın 

 

 

 

 HAYIRDA YARIŞALIM

 

Allah (c.c.) biz Müslümanlara "Hayır işlerinde yarışın" (Bakara: 148) emrini vermiştir.

Müslüman hayır ve hizmet ehlidir. İyilik severdir. İnsanlar birşeylerin peşinde koşarlar. Müslümanlara hayır işlerinde koşmak yaraşır. Çünkü en büyük ödül bu yarıştadır. Kur'ân-ı Kerim'de, "takvâ sahipleri için hazırlanmış cennete koş"mamız emrediliyor. (Al-i İmran: 133)

Müslümanlar herşeyde orta yolu tutmaya dâvet edilirken, hayır işlerinde yarışa çağrılması çok mânidardır. İyilik yarışı öylesine mukaddestir ki, bu yarış cennetle sonuçlanır.

Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.), bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Yararlı işler görmekte acele ediniz... Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi bir takım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü'min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler, Mü'min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar." (Müslim, İman 186)

Bu hadis-i şerif üzerinde çok düşünmek gerekiyor. Faydalı işlerde ve hizmetlerde acelecilik tavsiye ediliyor.

İyilik yapmayı, faydalı işler görmeyi şeytan ve nefis istemez. Onun için nefis ve şeytan bu tür işlerin daima tehir edilmesini isterler. Onlara asla itibar etmemek lâzım. İşte az önce sizlere mealini naklettiğim hadiste bu önemli noktaya dikkatimiz çekilmekte, karanlık geceler gibi fitnelerin ortaya çıkmasından önce iyi işler yapmaya bakmak gerektiği hatırlatılmaktadır. Ortalık öylesine allak-bullak olabilir ki, Allah muhafaza, insan mü'min olarak sabahlarken o günün akşamına kâfir olarak girebilir veya mü'min olarak girdiği gecenin sabahına kâfir olarak çıkabilir. Bu kelimenin tam anlamıyla fitne ve kargaşa ortamıdır. Fitne ortamlarında kimse ne yaptığını hatta ne yapacağını da bilemez. Kafa, gönül ve evlerde irtidat havası esmeye başlar. Müslümanlar böylesine acılı günleri tarih boyu zaman zaman yaşayagelmişlerdir.

Muhterem Müslümanlar!

Hadis-i şerifte haber verilen fitneler farklı şekillerde meydana gelebilir. Birkaç hususa dikkat çekelim:

• Müslümanlar arasında ırkçılık sebebiyle çatışma çıkar. Can ve mâla tecavüzler alır başını gider.

• Yöneticiler zâlim kimseler olur, Müslümanların kanını dökerler.

• İnsanlar arasında dine muhalif işler cereyan eder.

Bunlar ve benzeri olumsuzluklar kişinin din ve imanına kasteder. Zaten fitne denilen şey de kişinin ve imanına dokunur. Din ve insanın tehlikeyle yüzyüze kalmasıdır.

Sabah-akşam, iman-küfür arasında gelip gitmeye vesile olacak fitne ortamlarına düşmemek için daha önceden iyi işler yapmaya gayret etmek, iman uyanıklığının işareti ve tabii bir gereğidir.

Muhterem Müslümanlar!

Konumuzu şöyle özetleyebiliriz:

• Dinimize, imanımıza ciddi sarılmamız gerekiyor.

• Fırsat elde iken fitnelerin zuhur etmemesi için iyi ve hayırlı işler yapmalıyız.

• Anlaşılıyor ki, âhir zamanda gelen gün geçeni aratacaktır. Üzerimize düşeni eksiksiz yapmalıyız.

• Dini, dünyevi menfaatlere değişmek fitnelerin zuhur sebebi olur. Böylelerine fırsat vermemekle mükellefiz.

• Asla gözardı etmeyelim ki, kötüler ve kötülükler, ancak iyiler ve iyilikleri çoğaltmak ve desteklemek suretiyle önlenebilir. Bizlerin vazifesi de budur. Üzerimize düşeni yapalım diye sizleri uyarıyorum.



 

 

 





 

 

 



 Amentü (Tecdid-i İman ve Tecdid-i Nikah Duası)









 

 

 İslam peygamberi demek





 

 

 Lamaizm







 

 

 
 





 

 








 
 Âyeti farklı yorumlamak





 

 

 Hadis-i şerifleri anlamak





 

 

 Mezhepsizlikle ilgili çeşitli sorular




 Sünnetin üç manası





 

 

  
 





 

 





 Helal gıda aramak





 

 

 Çeşitli sual ve cevaplar







 

 

 İbadet, eğlence ve müzik





 

 

 Bu maili herkese gönderin!





 

 









 

 

 Peygamberler ve âlimler
 Dini şiirler ve ilahi sözleri
 Menkıbe ve hikmetli sözler
 Duanın önemi-Çeşitli dualar
 Mübarek gün ve geceler
 İdarecilik bilgileri
 Osmanlı hakkında
 Merak edilen konular
 
 
 
 
 
 
 
 
 



 

 Kuran-ı kerim (sesli ve yazılı)
 Tefsir (Prof.Dr.Orhan Karmış-Sesli)
 Kuran-ı kerim öğreniyorum (Sesli elifba)
 Mucizelerin en büyüğü
 Kuran-ı kerim mahluk değildir
 Kur'an-ı kerim Allah kelâmıdır
 Kuran-ı kerim niçin Arapça
 Çelişkili âyet yoktur (Ateistlere cevaplar)
 Kuran-ı kerimde sayı yok mu?
 Kuran-ı kerimde nesh vardır
 Kuran-ı kerim değişmemiştir
 Kuran-ı kerim değiştirilemez
 Kuran-ı kerimi tercüme etmek
 Kur'an-ı kerimi herkes anlayabilir mi?
 Kuran, müminler için şifadır
 Fatiha suresinin fazileti
 İhlas suresinin fazileti
 Sübhane rabbike âyeti
 Kuran-ı kerimi öğrenmek ve öğretmek
 Mushaf abdestsiz tutulabilir mi?
 Ücretle Kuran okumak
 Kıraat ilmine dair
 Benzerine de saygı gerekir
 Garplı âlimlerin Kuran hayranlığı
 Kuranda Yahudi ve Hıristiyanlar
 Âyetlere tarihsel demek
 Kurandaki sıraya göre Sure isimleri
 İçinde Kuran olan CD ve bilgisayar
 Kuran-ı kerimle ilgili çeşitli sorular
 Kur'an-ı kerimin mucize oluşu
 Kur'an-ı kerim okumak ibadet mi?
 Kur'an-ı kerim okumak ve dinlemek
 Âyet-el kürsinin fazileti
 Dinlemek daha sevabdır
 Âmenerresülü'nün fazileti
 Bekara suresinin fazileti
 Türkçe Kur'an yazılamaz mı?
 Kur'an-ı kerimin benzeri
 Kur'an-ı kerim okumanın edebi
 İslam harfleri
 Hatim bir kişinin okumasıdır
 Hoparlörden Kuran dinlemek
 Kuran-ı kerim kim için indi?
 



 Dinimiz
 Yahudilik
 Hıristiyanlık
 Semavi dinlerde iman
 Dinlerdeki farklı hükümler
 Müslüman olma sebepleri
 Allahın dinine uymak
 Brahmanizm
 Budizm
 Hinduizm
 Şamanizm
 Mecusilik
 Lamaizm
 



v
 Sünnet nedir
 Sünnet çeşitleri nelerdir
 Sünnete uymanın önemi
 Yalnız Kuran diyen yalancılar
 Kuran ve Sünneti inkâr
 Bidat nedir, ne değildir
 Bidat ve bid�at ehli olanlar
 Bidat ehli ile dostluk kurmak
 Bidat ehlinin ibadeti
 Sahih olmakla kabul olmak nedir
 Bidat, sünnet ve farklı ictihad
 Bid�atler mayın gibidir
 Günümüzde işlenen bidatler
 Bidat olmayanlar
 Değişiklik yok etmek demektir
 Dinde reform ne demek
 Klasik ve modern kaynaklar
 Âdetler dinde delil olur mu?
 Bidat ehli ile niçin birleşilmiyor
 Hak üzere olan bir taife bulunur
 Çeşitli sual ve cevaplar
 Dinde kolaylık var ne demek
 İhtiyatı elden bırakmamalı
 Öncelikli olan işler
 İki gün eşit olmamalı
 Niyetin önemi ve ilimsiz iyi niyetin zararı
 Her çeşit aşırılık zararlıdır
 İşin esası dinin emrine uymaktır
 Haramla farz çakışırsa
 Mübarek geceler bidat mi?
 Cihazla ibadet etmek
 Yılbaşı kutlamak ve Noel
 Özel günleri kutlamak
 Çarşaf, sarık giymek, sakal bırakmak
 Seravil, şalvar değildir
 Telkin vermek sünnettir
 Ölü için devir ve iskat
 Sevab bağışlamak
 Kabristanda Kuran okumak
 Kâfirlere benzemek
 Resulullaha uymak
 Salâten tüncînâ okumak
 İman ve nikâh tazelemek
 Hile-i şeriyye nedir
 Emri yapmamak veya değiştirmek
 Unutulan sünnetler ve farzlar
 Harac ve zaruret nedir
 Onların dinine uymadıkça
 Bidat ehlini kötülemek gıybet olmaz
 Sünnet, fitne ve müdara
 



 Namazın dindeki yeri
 Namazın farzları
 Abdest ve teyemmüm
 Necasetten taharet
 İstikbal-i kıble
 Namaz vakitleri
 Namazlarda niyet
 Namaz nasıl kılınır
 Namazdan sonra dua ve tesbih
 Secde-i sehv
 Mesbukun namazı
 Hastalıkta namaz
 Yolculukta namaz
 Cemaatle namaz
 İmamlık
 Cuma günü ve Cuma namazı
 İki namazı cem etmek (birleştirmek)
 Nafile namazlar
 Farzın önemi büyüktür
 Kaza namazları
 Teravih namazı
 Bayram namazları
 Cenaze namazı ve defin
 Camilere saygı
 Ezan ve İkamet
 Tilavet secdesi
 Cihazla ibadet etmek
 İbadet lisanı Arabidir
 Takvimlerde farklılık
 Kutuplarda namaz
 Asr-ı evvel ve Asr-ı sani
 Namaz sureleri ve duaları
 Teganni nedir?
 



 Guslün farzları
 Sünnet üzere gusletmek
 Guslü geciktirmek
 Cünüp neler yapamaz
 Guslü gerektiren hâller
 Hastanın guslü
 Gusül için teyemmüm
 Gusülden sonra meni gelirse
 Cuma günü gusletmek
 Gusülden önce abdest almak
 Gusül suyundaki necaset
 Bir yerini yıkamayı unutan
 Örülü saçı çözmeli mi?
 Gusle ve abdeste mani olanlar
 Gusülle ilgili çeşitli bilgiler
 Fıkıh kitapları ve diş dolgusu
 Diş dolgusu ve zaruret
 Dişler mesh edilmez
 Modern diş hekimliği
 Yanlış ve doğru yazanlar
 Tadbib kelimesinin manası
 Fetva olsa, kim itiraz eder ki?
 İlham dinde senet değildir
 Dört mezhep sözde mi hak?
 Şeyh-ül-İslam Musa Kazım
 Diş dolgusuyla ilgili çeşitli sorular
 


 Hayz ilminin önemi
 Özel günler defteri
 Hayzla ilgili deyim ve kelimeler
 Hayz ve Nifaslıya yasak olanlar
 Hay
z ve Nifaslıya serbest olanlar
 Hayzı düzensiz olanın namazı
 Ramazanda hayzlının durumu
 Hayzın [Âdetin] Değişmesi
 Nifas kanları
 Malikide Hayz ve Nifas
 Şafiide Hayz ve Nifas
 Hanbelide Hayz ve Nifas
 Hayzla ilgili sual ve cevaplar
 Malikiyi taklit ile ilgili sualler
 Nifas ile ilgili sual ve cevaplar
 İddet ile ilgili sual ve cevaplar
 Ay hâlini kocadan gizlemek
 Lohusalık döneminde dışarı çıkılmaz mı?
 Hayzla ilgili yanlış bilgiler
 Çeşitli sual ve cevaplar
 



 Tesettür farzdır
 Açık gezmek farklı bir günahtır
 Dinimizde tesettürün önemi
 Yakayı örtmek ne demek
 Kadınların kıyafet şekli
 Yalnız Kuran diyen yalancılar
 Müslüman, Allaha ve Resulüne inanır
 Dinde kolaylık ve pantolon giymek
 Doktora da günah vardır
 Gözü haramdan sakınmak
 Avret mahalli ne demektir
 Dinin emri zamanla değişmez
 Tesettüre riayet etmek
 Kim kime baskı yapıyor?
 İmanın şartları ve tesettür
 Çıplak yıkanmak
 Tesettürle ilgili çeşitli sorular
 

İlmi çok olanların, Allah korkusu çok olur

 

İnsanın ilmi arttıkça, Allahü teâlâdan korkması artar, günah işlemeye cesaret edemez, tevazu sahibi olur. Bir kimsenin ilmi arttıkça, öğrendikleri ile amel ettikçe, bunları ihlas ile yaptıkça ve böylece evliyalık derecelerinde yükseldikçe, Allahü teâlâdan korkusu da artar. Hucurat suresinin 13. âyetinde mealen; (Allahü teâlâ indinde en yükseğiniz, Ondan en çok korkanınızdır) buyuruldu.

. Büyüklüğünü düşünerek, Allahü teâlâdan korkmak, ibadettir. Bu korku, insanı haram işlemekten korumaktadır. Allahü teâlâdan korkan bir insan, iffetsiz, hayâsız olamaz. Allahü teâlâdan korkmak için, Allahü teâlâyı iyi bilmek yani Onun büyüklüğünü, sıfatlarını öğrenmek lazımdır. Resulullah efendimize, Cennete girmeye sebep olan şeylerin başlıcası nelerdir diye sual edilince, cevaben; (Allahü teâlâdan korkmak ve iyi huylu olmaktır) buyurmuşlardır.

Allahü teâlâdan korkmak, Onu çok sevmek demektir. İnsan, nasıl çok sevdiği bir kimsenin üzülmesini istemez ve onu üzeceğim diye korkarsa, Allahü teâlâya ibadet de, Ona olan sevgimizi ispatlayacak bir şekilde yapılmalıdır. İnsanların her bakımdan en üstünü olan Muhammed aleyhisselam; (Allahü teâlâdan en çok korkanınız ve çekineniniz, benim) buyurmuştur. 

Allahü teâlâdan korkmak, bir zalimden korkmak gibi sanılmamalıdır. Bu korku, saygı ve sevgi ile karışık olan bir korkudur. Allah korkusu ve Allah sevgisi, insanları saadet ve huzura kavuşturan iki kanat gibidir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: 
(Bir kimse, Allah’tan korkarsa, her şey ondan korkar. Bir kimse Allah’tan korkmazsa, her şeyden korkar olur.)

Allah’tan korkan bir kimse, Onun emirlerini yapmaya, yasaklarından sakınmaya titizlikle çalışır. Hiç kimseye kötülük yapmaz, kendine kötülük yapanlara sabreder. Yaptığı kusurlara tövbe eder. Sözünün eri olur, her iyiliği Allah için yapar. Kimsenin malına, canına, namusuna göz dikmez. Çalışırken, alışveriş ederken, kimsenin hakkını yemez, herkese iyilik eder. Şüpheli şeylerden kaçınır. Makam sahiblerine, zalimlere yaltaklanmaz. İlim ve ahlak sahiblerine saygı gösterir. Arkadaşlarını sever ve kendini sevdirir. Kötü kimselere nasihat verir, onlara uymaz. Küçüklerine merhametli ve şefkatli olur. Misafirlerine ikram eder. Kimseyi çekiştirmez, keyfi peşinde koşmaz. Zararlı ve hatta faydasız bir şey söylemez. Kimseye sert davranmaz. Cömert olur, malı ve mevkiyi herkese iyilik etmek için ister. Riyakârlık, ikiyüzlülük yapmaz, kendini beğenmez. Allahü teâlânın her an gördüğünü ve bildiğini düşünerek hiç kötülük yapmaz. Onun emirlerine sarılır, yasaklarından kaçar. Allahü teâlâdan korkanlar böyle faydalı olur. 

İnsanlardan Allah korkusunu kaldırarak, Allahü teâlâyı yalnız ihsan sahibi sanmak ve kulların dertlerine, sıkıntılarına deva olacak şeklinde düşünmek, Hıristiyanlık inancıdır. Hıristiyanlar, Allahü teâlâyı, yalnız rahim, kerim bilir, Onun kahrından, azabından korkmazlar. Böylece Onu, kanunlarını yürütmeye gücü yetmeyen bir hükümet gibi zayıf, yahut çocukların yalnız arzularını yaparak, onları şımartan ana, baba gibi beceriksiz olarak tanımaktadırlar. 

Netice olarak, insanın ilmi arttıkça, Allahü teâlâdan korkması da artar. Daha alçak gönüllü yani tevazu sahibi olur. Tevazusu artan kimse, artık kendisinden utanır hale gelir. Allahü teâlâya yakınlığı ve ölüm halleri artar. Kişinin ilminin artması demek, ahirete, cenâb-ı Hakka yaklaşması demektir. Hatta böyle olan bir kimse, kendisini, aslanın ağzındaki yem gibi görmeye başlar. Aslan ağzını kapatsa, kişi, öldüğünü hisseder. Allahü teâlânın haşmeti, büyüklüğü karşısında kendini, çok büyük bir korku kaplar. Çünkü ilim, insanı, Allahü teâlâyı ve kendini tanımaya doğru götürür. Fatır suresinin 28. âyetinde mealen buyurulduğu gibi:
(İlmi çok olanların, Allah korkusu çok olur.)
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''





ALLAH KORKUSU IZDIRAP DEĞİL MUTLULUK VERİR...

ALLAH KORKUSU IZDIRAP DEĞİL MUTLULUK VERİR...
Allah korkusu, Allah’a aşkla bağlı insanın hissettiği korkudur. İman eden insanın, kalbindeki Allah korkusu nedeniyle içi içine sığmaz; Rabb’inin rızasını kazanmanın, yaşadığı güzel ahlâkın, nimet ve güzelliklere sahip olmanın, İslam’ın dünyadaki yükselişini görmenin verdiği mutluluklar… Ancak hepsinden önemlisi Allah’ın varlığının, sonsuz gücünün kontrolünde olmanın, O’na yakın olmanın mutluluğudur. Mümin, yarattığı muhteşem sistemler karşısında Allah’ın haşyetini, Allah’ın büyüklüğünü tefekkür eder; heyecan ve sevinç duyar. Sürekli mutludur mümin; duyduğu korku nedeniyle dehşeti yaşamaz.

Müminin Allah korkusu, ona ızdırap veren bir duygu değildir. Mümin ahirette cehennemin kenarına getirildiğinde de yine Allah’tan korkar ancak bu, sevgi ve coşkuyla dolu bir korkudur. Genelde bilinen anlamda bir korku değildir. Örneğin üzerine silah doğrultulan ve çaresiz kalan insan dehşetle korkar. Müminin hissettiği bu tarz bir korku değildir; bu, yoğun bir şekilde saygı içeren bir korkudur. Bu duygu, Allah’a itaat, Allah’ı sevmek ve O’na güvenmekle birlikte yaşanır. Dolayısıyla Allah korkusunda acı, ızdırap ve dehşet yoktur. Allah korkusunu dünyevi korkulara benzetmek, bu duyguyu yanlış anlamaktır. İnsan, Allah’ı aşkla sever ve O’na güvenirken, ızdırap duyacak şekilde korkmaz.

Yüce Allah Kur’an’da, müminler hakkında “derin bir saygıyla Allah’tan korkarlar” buyurur. Bu, örneğin vahşi bir hayvanın saldırısıyla karşı karşıya kalan ya da alevlerin arasında kalarak çıkış yolu bulamayan insanın yaşadığı dehşetli korkuyla asla kıyaslanmaz. Allah korkusunun nedeni Allah sevgisidir. Allah’ın yarattığı her şeye karşı aşk ve tutkuyu yaşatma amaçlıdır. Aşkın ve tutkunun kökeninde Allah korkusu vardır.

Mümin, Allah’ı gazaplandırmaktan korkar, Allah’a karşı saygıda kusur etmekten korkar. Başta, kendisinden uzaklaşmasını istemez; sevdiği kulları arasında olmak ister. Rabb’ine aşık mümin için Allah’tan uzak kalmak büyük bir ızdıraptır. “Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha Suresi, 3) ayetinden öğüt alır mümin. Çünkü Rabb’inin darılması cehennem ateşinin vereceği azaptan daha şiddetlidir. Dolayısıyla mümin bundan çok çekinir.

Allah, her samimi müminin sevgilisidir. O’nu darıltmak, Allah’ın ona karşı olan sevgisini yitirdiğini bilmek çok büyük bir azaptır, acıdır. İşte mümin bundan kaçınır; yani Allah korkusunun kökeni budur.

Allah korkusu, bildiğimiz ve anladığımız anlamda bir korku olsaydı, gerçekten inançlı bir insanın bütün sağlığının bozulması gerekirdi. Böyle bir korku hisseden bir insan ne yemek yiyebilir, ne uyuyabilir, ne de kişinin konuşacak gücü kalırdı. Yalnızca Rabb’inin rızası için yaşayan takva sahibi bir müminin, ızdırap ve acıdan müthiş bir gerilim hissedip acı içerisinde ölmesi gerekirdi. Dolayısıyla kastedilen bu değildir. Rabb’ine içi titreyerek aşk ve korku duyan mümin, aksine, son derece neşeli, canlı, şevkli ve hayat dolu bir ruh haline sahiptir. Dahası Rabb’inden korkana başka korku yoktur.

Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)